Yalnızlık Kalesi

İnternetin bireylerin yaşamına girmesi, komşuluk ilişkilerindeki zayıflamanın nedenlerinden biridir. Kapitalizmle birlikte iş yaşamının ağırlaşması, teknolojinin gelişmesi ve mahalle kültüründen site kültürüne geçilmesi gibi etmenlerin son halkasını bilgisayarın bireysel kullanıma geçmesi oluşturur. Yan komşusunu tanımayan bireyler, okyanusun ötesinde yaşayan biriyle internet üzerinden her gün yazışır ya da Skype kullanarak sohbet edebilir hale gelmiştir. Bu iletişim biçimi, yeni medyanın dünyayı ne kadar küçülttüğünün göstergesidir.

İnternet üzerindeki sosyal platformlar, son yıllarda dikkat çekici bir gelişim göstermektedir. Facebook ve Twitter gibi ağlar, yeni sosyal yaşamın mekânlarını oluşturmalarıyla vazgeçilmezdirler. Bu ortamdan kopuk olmaksa yaşamdan ve iletişimden de kopuk olmak demektir. Küresel pazarlamanın önemli örnekleri olan Amazon ve Ebay gibi siteleri alışveriş merkezi olarak algılarsak, sosyal medyayı da cafe alanları gibi düşünebiliriz. Yeni bir yaşam kurulmakta; sinemasıyla, müzik marketiyle, eğlence alanlarıyla ve enformasyon hizmetleriyle aslında büyük bir ticarethane oluşmaktadır.

Sosyal paylaşımdan bahsedildiğinde akla gelen ilk oluşum olan Facebook, tüketim toplumunun hizmetkârı bir şirketler ajanı olarak tarif edilebilir. Çünkü Facebook’ta yer alan yaş, cinsiyet, meslek, ilgi alanları gibi bilgiler ticari verilere dönüşmektedir. 1,5 milyarın üzerinde kullanıcısı olan bir ağı ve benzeri diğer ağları da hesaba katarsak sarsıcı bir tabloyla karşılaşırız. Üstelik evdeki ya da iş yerindeki bilgisayarından üye olduğu ağlara giren biri, bununla yetinmemekte; her an taşıdığı cep telefonuyla, sürekli takipte olmak istemektedir. Bunu rahatlıkla uyuşturucuya benzetebiliriz.

Twitter ise daha işlevsel bir içeriğe sahiptir. Küresel haberleşme ihtiyacını karşılama yolunda adımlar atarak boşluk doldurmaktadır. Ancak dedikodu kültürü, Twitter’ı zayıflatan yumuşak karnıdır. Bu noktada bir insan tipi çizelim… Erkek olsun, teknoloji alanında çalışsın, sanat müziği dinlesin ve futbol sevsin… Bu kişi teknoloji sitelerine sıklıkla girmektedir. Sevdiği şarkıları indirmekte ve desteklediği futbol takımıyla ilgili de aramalar yapmaktadır. Her ne hikmetse Google aramalarında elektronik ürünler, sanat müziği ve futbolla ilgili reklamlara rastlamaktadır. Tıpkı bir ev hanımının kendi ilgi alanına giren reklamlarla karşılaşması gibi… Bu durum, etik bir sorunuda beraberinde getirir. İnternet reklamcılığı mahremiyeti yok mu etmektedir? Ancak diğer bir yönden, sizi ilgilerinize yaklaştırdığını, aramaktan ve vakit kaybından kurtardığını da görürsünüz. Tıpkı sosyal medyanın olumlu ve olumsuz yanlarının varolması gibi… Seçenekler “Matrix” filmini anımsatmaktadır. Mavi hap mı seçilmelidir? Kırmızı hap mı?

Değerlendirmemizi, Matrix’le bağ kurarak sürdürelim. Sanal ortamda, ürün değil imaj varlık gösterir. Bu tespit, 80’li yıllarda başlayan marka takıntısıyla ilintilidir. Matrix’te Cypher’ın Ajan Smith’le olan restoran sahnesini hatırlayalım. Cypher, tabaktaki etten bir parça keser ve “Bu etin gerçek olmadığını biliyorum. Beynim, bana onun lezzetli ve sulu olduğunu söylüyor. Fakat bu yalanı, yulaf çorbası gerçeğine tercih ederim.” der. Akıllara, imaj satan bir markanın ikiyüzlü ama yaratıcı sloganı gelir: “İmaj hiçbir şeydir. Susuzluk her şey.” İnternet üzerinde oluşturulan yaşam, bir imaj dünyasıdır. Gerçek ise susuzluk gibi hissedilir bir duygudur. Siber dünya, susuzluğu gidermemekle birlikte; en güzel serapları gösteren bir çöl gibidir. Susayan bir bedeni kandırabilecek çözümlere sahiptir.

Bu cezbedici yaşamı algılayabilmek için sanal bir yolculuğa çıkalım ve prototipimizi denek olarak seçelim. Bu noktada; bireyin ilgileri, yaşam tarzı, çevresi ve iç dünyası önem kazanacaktır. Çünkü sanal dünya, tüm bunları besleyen alternatiflere sahiptir. Birey için, artık fizikselliğin bir önemi kalmadığından, ilgi alanları önem kazanır. Aynı tutkulara sahip insanlar, forum alanlarında bir araya gelirler. Bu biraz da dış dünyaya isyan gibidir. “Siz beni anlamadınız ama anlayanlar var” haykırışıdır. Toplumdan dışlandığını düşünen kişi, mutlu olduğu yeni dünyasında yaşamayı seçer. Yani insanların arasına giren bu uçurumdan sadece teknoloji değil, toplum da suçludur.

Birey, siber yolculuğun ilk aşamasındadır. Yazdıklarını takdir eden insanlarla iletişim içindedir. Üstelik dünya çok küçülmüştür. Kendine yakın insanlar bulma noktasında, ülke sınırı kalkmıştır. Mesela, akşam kahvesini yudumlarken Paris’te bir cafede oturan Anette’le sohbet edebilir. Global bir dil olan İngilizceyi biraz biliyor olmak bunun için yeterlidir. Ancak bir süre sonra durumu kanıksamaya ve sorgulamaya başlar. Sanal ortamdaki kişi, ne kadar kendisidir? Ve sanal dostları, ne kadar düşündüğü kişilerdir? Bir kandırmaca söz konusudur. Avatarların ardına gizlenmiş ve olmak istedikleri kişiler olmuşlardır aslında. Samimiyetten yoksun bir paylaşım içindedirler. Siber yolculuğun ikinci aşaması başlamıştır.

Matrix’deki gerçeği arayışın nedenini anlar. Filmdeki karakterler, cennet gibi bir sanal yaşam yerine, o distopik ortamdaki gerçek yaşamı tercih etmektedirler. Düşler elbette güzeldir, ancak “yaşamak” eylemi insanın doğalında saklıdır. Platon’un “Mağara Alegorisi”ndeki “gölgedekiler” de yaşamaktadırlar. Lakin gökyüzünün altında, tüm hissedilir güzelliklerin tadına vararak yaşamak, gerçekten yaşamaktır. Kızkulesi’nin bol pikselli, photoshoplu, bir fotoğrafına bakmakla; Üsküdar’daki bir çay bahçesinde oturup onu izlemek arasında çok fark vardır. Birey; zorluklarına rağmen, gerçek dünyanın sanal dünyadan daha tercih edilir olduğunun farkındadır artık. Üzüldüğü bir anda forum arkadaşlarının elini asla omzunda hissedemeyecektir. Örneğin, tiyatro seven bir grubun içindedir fakat grup üyelerinin hiçbiriyle bir salonda yan yana oyun izlememiştir. Klasik müzik seven avatarlarla rakı-balık keyfi yaşamamış ve fasıl yapmamıştır.

Üçüncü aşama, gerçekliğe dönüş özlemidir. “Eski arkadaşlarımı arasam?” diye düşünür. Ancak uzun süredir ihmal ettiğinden, eli telefona tedirginlikle gider. Gönül alma seremonisinin ardından yeniden sözleşilir. Tiyatroya gidilir, rakı-balık keyfi yaşanır, futbol izlenir… Her şey rutinine dönmüştür ama yeni bir bocalama süreci başlar. Bu normalleşme, bireyi tatmin etmemektedir. Gözü hep bilgisayarındadır ve parmakları klavyenin üzerinde gezinmek için sabırsızlanmaktadır. En yakın dostuna yazmaya karar verir. “En yakın dostu” bir avatardır. Gün içinde sürekli görüştüğü, sırlarını anlattığı kişiyi aslında hiç görmemiştir. İşin enteresan yanı, sanal arkadaşı Amerika’da yaşayan, büyük bir medya grubunun yönetici adaylarındandır. Gerçekte ulaşamayacağı biri, en yakın arkadaşı olmuştur. Ülkeler arasındaki teknolojik uçurumu, sanal dünya kapatabilmektedir. Ancak bunun da bir alt limiti vardır. Açlık sınırındaki ülkelerin insanları bu partiye davetli değildir. Teknoloji, Matrix’e gitmektedir.

Avatar dostu, ona iki yaşamı nasıl birlikte sürdürebildiğini anlatır. İş yaşamının getirdiği stresi, bu şekilde engellediğini söyler. Mantıklıdır aslında; psikoloğa zaman ve para ayırmaktansa, hiç tanımadığı insanlara içini dökmek rahatlatıcıdır. Bilgisayarını açar ve hesaplarını kontrol eder. Mesajlar ve görünmediği dönem için sitemler sıralanmaktadır. Özlenmiştir… Böylece yolculuğunun son dönemine girer. Çelişkisi kalmamıştır, bocalama bitmiştir. Sanal kimliğinden vazgeçemeyeceğini anlar. O kimlik, bir çeşit alter egodur. Siber yaşam ise giriş kartını aldığı bir çevre… Orayı terk etmek, başka bir insanı öldürmek gibidir. Clark Kent / Süpermen ayrımı kadar net bir bölünmedir bu. Söz konusu kişi, Süpermen’den vazgeçemez.

Son evre olan “sanal yaşamı yerleşik hâle getirme” başlamıştır. Süpermen’in kutupta bir “Yalnızlık Kalesi” vardır. Bireyin de bir evi olmalı, kendisine bir yaşam alanı oluşturmalıdır. İkinci hayat için önce bir Sim City oyunu edinir ve ardından korumakla yükümlü olduğu bir gezegeni bile vardır. Prototipimiz sadece eve değil, bir dünyaya sahiptir. Yalnızlık Kalesi’ndeki Süpermen’e dönüşmeyi başarmıştır. Özeldir ve evrenin efendisidir. Oysaki kaledeki Süpermenlerden sadece biridir ve herkesin Süpermen olduğu bir ortamda, Süpermen olmanın da cazibesi kalmamıştır. Her uyanışta “Clark” metamorfozunun yaşandığı, çift kişilikli bir yaşamın…

Arda Yas

Superman-sunset

Yalnızlık Kalesi” için bir yorum

Yorumlar kapatıldı.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: